Arkeoloji, çoğu zaman toprağın altından çıkarılan eserlerle özdeşleştirilir. Oysa bir arkeoloğun asıl uğraşısı, buluntuları ortaya çıkarmaktan çok onların geçmişte insan yaşamında oynadığı rolü, toplumdaki karşılığı kısaca hikayesini doğru okuyabilmektir. Her bir seramik parçası, her bir taş alet, her bir kemik kalıntısı ya da her yapı kalıntısı; üretildiği toplumun teknolojisini, ekonomisini, çevresini ve yaşam biçimini içinde saklayan sessiz birer tanığıdır. Bu arkeolojik buluntuların gizemli hikayesi de yalnızca kazıyla değil; doğru sorular soran ve çözüm arayan sorgulayan anlayışla yani bilimle çözülebilir.
Son yarım yüzyılda arkeolojide yaşanan en büyük dönüşümlerden biri, hiç kuşkusuz arkeometrinin gelişmesi olmuştur. Fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, malzeme bilimi ve mühendislik gibi birçok disiplinin arkeolojiyle kurduğu güçlü iş birliği, geçmişe bakışı kökten değiştirmiştir. Artık bir eserin ne olduğunu bilmek yeterli değildir; nasıl üretildiğini, hangi hammaddelerin kullanıldığını, nereden geldiğini, hangi ticaret ağlarının parçası olduğunu, hangi çevresel koşullar altında kullanıldığını ve zaman içinde nasıl değiştiğini de öğrenebiliyoruz. Böylece arkeolojik buluntular, yalnızca ‘’tanımlanan nesneler’’ olmaktan çıkarak, bilimsel veriler üreten bilgi kaynaklarına dönüşmektedir…